|
ÜÇ SORU
Bir zamanlar bir kralın aklına şöyle bir düşünce geldi: "Eğer bir işe ne zaman başlayacağımı; kimi dinleyeceğimi ve yapmam gereken en önemli şeyin ne olduğunu bilseydim, girdiğim her işi başarırdım."
Aklına böyle bir fikir düşünce, krallığın dört bir yanına, kim kendisine her iş için en uygun vakti, bu iş için en gerekli kişinin kim olduğunu ve yapılması gereken en önemli şeyin ne olduğunu öğretirse ona büyük bir mükafat vereceğini ilan etti.
Bilgeler kralın huzurunda toplandı, fakat sorulara verdikleri cevaplar birbirinden tamamen farklı çıktı. İlk soruya cevap olarak; kimileri her hareketin doğru vaktini bilmek için önceden günlerin, ayların, yılların yer aldığı bir takvim hazırlamak ve sıkı sıkıya buna uyarak yaşamak gerektiğini söylediler. "ancak böylece" dediler "her şey tam zamanında yapılabilir".
Diğerleri ise her hareketin doğru vaktine önceden karar verilemeyeceğini, kişinin kendisini boş eğlencelere kaptırmayıp, hep daha önce olmuş olayları izleyerek en lüzumlusunu yapabileceğini iddia ettiler.
Bu defa başka bilginler de kral neler olup bittiğine ne kadar ederse etsin, tek bir kişinin her hareket için en uygun vakte karar vermesinin imkansız olduğunu; kralın, her şeyin en uygun vaktini tespitte ona yardım edecek bir bilge kişiler konseyi kurması gerektiğini söylediler.
Fakat bu defa da başka bilginler; "Bir konseyin önünde beklemesi imkansız bazı şeyler vardır, bu işlerin yapılıp yapılmayacağına ancak tek bir kişi anında kara verebilir" dediler. "Buna karar vermek içinse neler olacağını önceden bilmek gerekir. Neler olacağını önceden bilenler de yalnızca sihirbazlardır. Dolayısıyla her hareketin doğru vaktini bilmek isteyen, sihirbazlara danışmalıdır.
İkinci soruya da aynı şekilde türlü türlü cevaplar geldi. Kralın en fazla ihtiyaç duyduğu, en gerekli kişiler bazılarına göre danışmanlar; bazılarına göre papazlar; bir kısmına göre hekimler; daha başka bir kısmına göre ise savaşçılardı.
Üçüncü soruya, yani en önemli işin ne olduğu konusuna gelince; bazıları dünyadaki en önemli şeyin bilim olduğunu söyledi. Bir kısmı savaşta ustalaşmak; daha başkaları da dinî ibadet dediler.
Bütün cevaplar birbirinden farklı çıkınca, kral bunların hiçbirisini kabul etmeyip hiç kimseye de ödül vermedi. Ama halâ doğru cevapları aradığı için, bilgeliğiyle ünlü bir münzeviye danışmaya karar verdi.
Münzevi, hiç ayrılmadığı bir ağaç kovuğunda yaşar, yanına sade halktan başkasını kabul etmezdi. Bu yüzden kral üstüne sade elbiseler giyerek kendisini halktan biri gibi göstermeye çalıştı ve yola düştü.
Münzevinin kovuğuna yaklaştıklarında atından indi ve muhafızını da geride bırakıp yola devam etti. Kral yaklaşırken münzevi kovuğunun önüne çiçek tarlaları kazıyordu. Kralı gördü, selamlayıp kazmaya devam etti. Münzevi mecalsiz ve zayıf birisiydi; küreğini toprağa her sokuşunda bir parçacık toprak çıkarıyor, soluk soluğa kalıyordu. Kral yanına gelip şöyle dedi.
"Ey bilge münzevi, size üç sorunun cevabını sormak için geldim. Doğru şeyi doğru zamanda yapmayı nasıl öğrenebilirim? En fazla muhtaç olduğum, dolayısıyla diğerlerinden fazla ilgi göstermem gereken insanlar kimdir? En önemli ve her şeyden önce kendimi vereceğim işler nelerdir?"
Münzevi kralı dinledi, ama cevap vermedi. Avuçlarına tükürüp kazmaya devam etti.
"Yoruldunuz" dedi kral, " Küreği bana verin de biraz dinlenin." Münzevi, "Sağ olun" diyerek küreği krala verip yere oturdu. Kral iki tarh kazdıktan sonra durup sorularını tekrarladı. Münzevi yine cevap vermedi; bu defa ayağa kalktı, elini küreğe uzattı ve şöyle dedi: "Biraz dinlenin; bir
parça da ben çalışayım." Fakat kral küreği ona vermeyip kazmaya devam etti. Bir saat geçti, bir saat daha. Güneş, ağaçların ardından batmaya başladı; sonunda kral küreği toprağa saplayıp şöyle dedi: "Ey bilge kişi, senin yanına sorularıma bir cevap bulmak için geldim. Eğer cevap
vermeyeceksen, söyle de evime gideyim".
Münzevi, "Buraya koşarak birisi geliyor" dedi, "bakalım kim?" Kral arkasına döndüğünde bir adamın koşarak kendilerine doğru geldiğini gördü. Adamın karnına bastırdığı ellerinin altından kan sızıyordu. Kralın yanına ulaşınca, kendinden geçercesine inledi, sonra da bayılıp yere düştü. Kral ve münzevi, hemen adamın üstündeki elbiseleri çıkardılar. Karnında büyük bir yara vardı. Kral yarayı elinden geldiğince yıkadı, mendiliyle ve münzevinin havlusuyla sardı. En sonunda kan durdu, adam kendisine gelince içecek bir şey istedi.
Kral dereden taze su getirip ona verdi. Bu arada akşam olmuş hava soğumuştu. Kral, münzevinin de yardımıyla yaralı adamı kovuğa taşıyarak yatağa yatırdı. Yatağa uzanan adam gözlerini kapatıp derin bir uykuya daldı.
Kral, koşuşturmadan ve yapmış olduğu işlerden öylesine yorulmuştu ki eşiğe çöktü ve uyuyakaldı; kısa yaz gecesi boyunca deliksiz bir uyku çekti. Sabah uyanınca nerede olduğunu, yatakta uzanmış ve canlı gözlerle dikkatle kendisine bakan yabancının kim olduğunu uzun süre hatırlayamadı. Kralın uyandığını ve kendisine baktığını gören adam; "Beni affedin" dedi,
zayıf bir sesle. Kral, "Sizi tanımıyorum, üstelik affedilecek bir şey yapmadınız ki" dedi. "Siz beni tanımıyorsunuz, ama ben sizi tanıyorum" dedi adam.
"Ben, kardeşimi astırdığınız ve mallarını elinden aldığınız için sizden öç almaya yemin etmiş bir düşmanınızım. Tek başınıza münzeviyi görmeye gittiğinizi öğrendim ve dönerken yolda sizi öldürmeye karar verdim. Ama akşam olduğu halde dönmediniz. Ben de sizi arayıp bulmak için pusuya yattığım yerden çıkınca muhafızlarınıza rastladım, beni tanıyıp yaraladılar. Onlardan kaçtım, fakat yaramdan çok kan akıyordu. Yaramı sarmasaydınız kan kaybından ölürdüm. Ben sizi öldürmek istedim, siz ise hayatımı kurtardınız. Eğer yaşarsam şimdiden sonra en sadık köleniz olup size hizmet edeceğim ve oğullarıma da aynı şeyi emredeceğim. Affedin beni." Kral, düşmanıyla bu denli kolay barıştığı ve onun dostluğunu kazandığı için çok mutlu oldu; onu affetmekle kalmayıp uşaklarını ve kendi doktorunu gönderip onun tedavisini yaptıracağını söyledi, ayrıca mallarını iade edeceğine de söz verdi. Yaralı adamla vedalaşan kral, kapının önüne çıkıp münzeviyi aradı. Gitmeden önce, sormuş olduğu sorulara cevap vermesini bir kez daha rica etmek istiyordu. Münzevi dışarıda, bir gün önce kazmış oldukları tarhlara çiçek tohumlarını ekiyordu.
Kral ona yaklaştı ve şöyle dedi: "Sorularıma cevap vermeniz için size son defa yalvarıyorum!"
Yorgun dizlerinin üstünde çömelmeye devam eden münzevi, gözlerini kaldırıp krala baktı ve, "Cevabınızı aldınız" dedi. "Nasıl aldım? Ne demek istiyorsunuz?" diye sordu kral.
"Anlayamıyorsunuz" diye cevapladı münzevi.
"Dün eğer benim dermansızlığıma acımayıp şu tarhları kazmasaydınız, gidecek ve şu adamın saldırısına uğrayacaktınız ve yanımda kalmadığınıza pişman olacaktınız. Yani en önemli vakit, tarhları kazdığınız vakitti; en önemli kişi bendim ve en önemli işiniz bana iyilik yapmaktı. Daha sonra bu adam yanımıza koşarak geldiğinde, en önemli vakit onunla ilgilendiğiniz vakitti, çünkü eğer onun yaralarını sarmasaydınız, sizinle barışmadan ölecekti. Dolayısıyla en önemli kişi oydu, en önemli iş de onun için yaptıklarınızdı."
"Bundan sonra şu gerçeği unutmayın: Tek önemli vakit vardır, içinde bulunduğunuz an. O an en önemli vakittir, çünkü sadece o zaman elimizden bir şey gelebilir. En önemli kişi, kiminle beraberseniz odur, zira hiç kimse bir başkasıyla bir daha görüşüp görüşmeyeceğini bilemez; ve en önemli iş iyilik yapmaktır, çünkü insanın bu dünyaya gönderilmesinin tek sebebi budur.",
Sadi Sirazi
____________________________________________
Kardeşliği o zaman gör
Mevlana bir gün müritleriyle gezmekteyken birbiriyle oynaşan köpek yavrularını görürler. Bu sıcak kaynaşmadan etkilenen bir müridi hocasına;
- "Hocam ne güzel kardeş kardeş oynuyorlar.
İnsanlar hiç olmazsa kardeşliği bunlardan öğrenlei"der.
Mevlana bu ham düşünceye şu olgun cevabı verir:
- "Aralarına bir kemik at, kardeşliği o zaman görürsün."
______________________________________________
Peygamberli Rüya !!!
Bir Cuma günü Kuran okurken S.A. uykuya dalar ve rüyasında Peygamber Efendimiz onun karşısındadır ve ona şunları söyler:
Bir hafta İçinde 7000 insanin öleceğini, ama hiç birinin de gerçek
bir Müslüman olmayacağını,Son zamanlarda pek çok kimsenin Allahın istediği düzgün ve dürüst
işler yapmadığını, bu zamanların kötü zamanlar olduğunu,
Bu zamanda evli kadın ve erkeklerin eşlerine sadık kalmadıklarını,genç kızların erkekler gibi her yere girip-çıkıp gezer olduklarını,
edepli giyinmediklerini,Tüm gençlerin velilerine diğer insanlara saygı göstermediklerini,Zenginlerin
fakirlerle ilgilenmediklerini,artık sadaka ve
zekât vermez olduklarını,
İnsanların namaz kılmadıklarını ve oruç tutmadıklarını, oysa Mahşer
Gününün yaklaştığını,Kısa bir zaman
sonra gökte sadece bir yıldız kalacağını ve
dua kapılarının kapanacağını,Kurandaki yazıların silinerek okunamaz olacağını,
Güneşin Dünyaya çok yaklaşarak tersten doğup batacağını.Peygamber efendimiz ayrıca şunları da ekler:"Her kim bunu okurken
yanında başkaları varsa onların da duyacağı
şekilde açıktan okusun.Bunu yapan kişiye Cennet de bir yer ayrılır
Rüyayı anlatan S.A.bunların doğru olduğuna inandırmak için şu yemini etmiş:"Bunlar
doğru değilse, gerçek bir Müslüman gibi
ölmeyeyim!"Peygamber Efendimiz
yukarıdaki durum tespitinden sonra aşağıdaki
tavsiyelerde bulunur: Günde beş defa namaz
kılın,Oruç tutun, Hırsızlık yapmayın,
Fakirlere yardım edin.
______________________________________________
Yargısız İnfaz
Çok eski zamanlarda bir dağ evinde yeni doğmuş olan kundaktaki bebeğiyle yaşayan genç bir dul kadın vardır. Eşini yeni kaybetmiştir. Daha birkaç ay önce. Her gün Allah,a kendisine bir dost vermesi için dua etmektedir. Bir gün kapısının önünde yaralı bir gelincik bulur. Onu evine alır ve kısa zamanda iyileştirir. Ama bu kısa zamanda gelincik ona o da gelinciğe alışmıştır. Yani gelincik az da olsa evcilleşmiştir. Fakat kadın benim evde olmadığım bir vakitte acaba bebeğime bir şey yapar mı diye düşünüp dururmuş. Genede kendisine başka bir dost bulamama korkusuyla gelinciği bırakmayı istemiyormuş. Bu kaygılarla yaşarken kadın bir gün dağa odun almaya gitmiş. Tabiki aklı yine evde acaba. Odununu alıp bir an önce eve gelmiştir kadın. Kapıyı açar açmaz karşısında ağzını kan içinde gelinciği görünce bebeğe bir şey yaptığını düşünerek sırtındaki odunu keskin bir hamleyle bırakarak eline aldığı bir odun parçasıyla gelinciği tek darbede öldürmüştür. Koşarak bebeğinin olduğu odaya gitmiştir. Gördüğü manzara karşısında donup kalmıştır. Oysa gelincik bebeğe saldıran bir yılanı öldürmüştür bu yüzden ağzı kan içerisindedir!...
_______________________________________________
Karınca
İşlediği bir suçtan dolayı onbeş sene hapis cezası yiyen adam, cezaevine girdiği gün yatağının kenarında bulduğu bir karınca ile çok iyi bir arkadaşlık başlatmıştı. Adam, onbeş sene boyunca karıncayı eğitmiş, onunla yoldaş, candaş, arkadaş olmuştu. Artık karınca öyle bir hale gelmişti ki, adam "dur" deyince duruyor, "yürü" deyince yürüyor, "takla at" deyince takla atıyordu. Yani konuşmak dışında adam ne derse onu yapıyordu.
Cezaevinden çıkarken karıncayı boş bir kibrit kutusuna koydu. Çıkar çıkmaz güzel bir lokantaya gitti, siparişlerini verdi. Yemeğini beklerken "Şu garsona karıncamın özelliklerini göstereyimde bir şaşırtayım" diye düşünmüş ve karıncayı çıkarıp masanın üzerine koymuştu.
Garsonu çağırdı :
- Bakar mısınız ?
- Buyrun beyefendi, diye adamın yanına gelince, adam parmağı ile karıncayı işaret ederek,
- Şu karıncayı görüyor musun ? diyerek başladığı sözünün sonunu getirmeden, garson telaşla :
- Özür dilerim beyfendi görmemiştim, diyerek başparmağı ile karıncayı ezip, masayı siler.
==============================================
Baba Nasihati
Evliya Çelebi, 1640 yılında babasından habersiz Bursa'ya gider. Eve dönüşünde babası, ona birtakım öğütler verir. Bu parça "Seyahatname"den alınmıştır:
O gün, üzüntü içindeki evimize varıp babam ile annemin mübarek ellerinden öptüm, huzurlarında el bağlayıp durduğumda aziz babam :
-"Safa geldin, Bursa seyyahı! Safa geldin," dedi.
Halbuki ne tarafa gittiğimden kimsenin haberi yoktu. Babama :
-"Sultanım, hakirin Bursa'da olduğunu nereden bildiniz?" dedim.
Buyurdular ki :
-"Sen, 1050 Muharrem'inin (Mayis 1640) Aşuresinde kaybolduğun mübarek gecede dua okudum. O gece rüyamda seni gördüm : Bursa'da Emir Sultan Hazretlerini ziyaretle seyahat rica edip ağlıyordun. O gece benden nice evliyalar rica edip seyahate gitmen için izin talep ettiler. Ben dahi o gece cümlenin rızasiyle sana izin verdim." "Gel imdi oğul! Bundan sonra sana seyahat göründü. Allah mübarek eyleye! Ama sana bir nasihatim var." Diye elimden yapışıp huzurunda diz çöktürdü, sağ eliyle sol kulağıma sıkıca yapışıp şu nasihatte bulundu :
-"Oğul!.. İyi adını keme takma ve keme arkadaş olma, zararını çekersin. İleri yürü, geri kalma, alay bozma. Tarla basma. Dost malına göz dikme. Komadığın yere el uzatma. İki kişi söyleşirken dinleme. Ekmekle tuz hakkını gözet. Davetsiz bir yere varma. Sır sakla. Bir mecliste dinlediğin sözleri sakla. Evden eve söz taşıma. Kimseyi kınama, çekiştirme. Haluk ol. Herkesle iyi geçin. Kimseye dil uzatma. Senden uluların önünden gitme. İhtiyarlara hürmet et. Daima temiz ol. Haram ve yasak olan şeylere karşı perhizkar ol. Arkadaşlık ettiğin vezirlere, vükelaya, ayana ve kibarlara varıp, her an, dünya için bir şey ricasında olma ki, senden nefret etmesinler, sana soğuk davranmasınlar. Eline giren malı israf etme. Kanaatle geçin. Sağlık ve hastalıkta lazım olur. Dünyalık akçayı yiyecek, içecek için muhafaza edip namerde muhtaç olma. Çünkü "Düşmana kalırsa kalsın, dosta muhtaç olma tek." demişler.
Cümle ziyaretgahları ve her diyarın konak yerlerinden olan çöl ve ovaları, yüksek dağları, ağaçları ve acayip kayaları, ibretle seyredilecek eserlerini, kalelerini, ulularını yazarak "Seyahatname" namıyla bir tomar telif eyle. Sonun ve akıbetin hayrola, öğütlerimi kulağına küpe yap," deyip enseme pehlivanca bir sille vurdu, kulağımı burup "Yürü, akıbetin hayrola!" dedi.
===============================================
HIRSIZLIK VE ALLAH SOPASI
Hz.Mevlana, çok ibret dersi veren bir hırsızın başına gelenleri şöyle anlatır.
Vaktiyle hırsızın biri, bir bahçeye girer. Bahçede en güzel bir meyve ağacının başına çıkar, meyvelerin iyi ve olmuşlarına uzanamaz. Dalları silkerek meyveleri yere dökmeye başlar. Dalların hışırtısından bahçe sahibi durumu görür, koşarak ağacın yanına gelir. Adama bağırır:
- Hey nadan herif, ne yapıyorsun ? Kimsin ?. Bütün meyvelerim yere serildi. Allah'dan korkmazmısın? bahçemin meyvelerini mahvediyorsun, der.
Ağaçtaki hırsız hiç oralı olmaksızın; sanki kendi malıymış gibi konuşur:
- Ne bağırıyorsun be adam. Tanrı'nın bağından, Tanrı'nın kulu bir meyve yerse bu suç mudur ? Nedir yani, ne demek istiyorsun ? der. Bahçe sahibi:
- İn bakalım aşağıya in de görüşelim der.
Hırsız adam iner, bahçe sahibi, hırsızın elini kolunu güzelce bağlar. Hizmetçisini çağırır.
- Al şu sopayı. Vur şu herife der.
Hizmetçi sopayı vurdukça, hırsız feryad eder !
- Aman efendim ne olur ? Yapmayın, etmeyin. Allah'tan korkun... diyerek bağırıp çağırır. Bahçe sahibi:
- Ne bağırıp çağırıyorsun be adam ! Sopa Allah'ın, vuran Allah'ın bir kulu, Allah'ın bir buyruğunu yerine getiriyor, bunun ne günahı var?.. der
===============================================
YEŞİL ELBİSE
Yolda karşılaştığımızda ezan okunuyordu.
-Gel seni camiye götüreyim, dedim. Bugün Cuma biliyorsun.
-Sen de benim camiye gitmediğimi biliyorsun, dedi
-Biliyorum ama, sebebini gerçekten merak ediyorum.
-Ne bileyim olmuyor işte, dedi.Hem pantolonumun ütüsü bozulup, dizleri çıkar diye endişe ediyorum.
Gayri ihtiyari gülmeye başladım.
-Herhalde şaka yapıyorsun, dedim. Bunun için cami terk edilir mi?
-Ciddi söylüyorum, dedi. Giyimime ve özellikle yeşile düşkün olduğumu bilirsin.
Gerçekten öyleydi. Giydiği birbirinden güzel elbiseleri mutlaka yeşilin bir başka tonundan seçer ve her zaman ütülü tutardı.
-Peki, dedim.Hayatında hiç camiye gitmedin mi?
-Çocukken dedemle birkaç kere gitmiştim, dedi. Hem o yaşlarda dizlerim aşınacak diye herhalde endişe etmiyordum. Fakat artık camiye gidebileceğimi zannetmiyorum.
Söyledikleri beni son derece şaşırtmış ve bu konuyu açtığıma pişman etmişti. Daha sonra el sıkışıp ayrıldık.
Onunla konuşmamızdan 2 ay sonra, kendisinin camide olduğunu söylediler. Hemen gittim. Bahçedeki namaz saflarının en önünde duruyordu ve üzerinde yine yeşiller vardı.
Yavaşça yanına yaklaştım ve kısık bir sesle:
-Hani, dedim. Camiye gelmeyecektin?
Hiç sesini çıkarmadı. Çünkü musalla taşının üzerinde, yeşil örtülü bir tabut içinde yatıyordu
===============================================
ANA
Ana için derler, sonu yok ızdırabın...
Hep enîndir anada sesi, telin, mızrabın...
Fânîler arasında en muazzez varlıktır ana. O, yeryüzünde dolaşırken gökteki bir baş ve cennet de ayaklarının altındadır. Pabucunun tozu gözlere sürme kadar aziz ve ayaklarına sürülen yüzler arş eşiğindeki başlar kadar yücedir. Ana inleyen varlıktır. Bütün bir hayat boyu inleyen ve sızlayan... Onun analığı evlâtla kâim;anam; diyen biriyle... Evlât olmayınca ana, ana değildir. Ya anam demeyince! Ananın emeli bir evlât, bazan da başka bir şeydir. manâ gibi, ruh gibi, ideâl gibi bir şey...
Ana vardır, dünyaya getireceği yavruyu Hakk yoluna adar. Ana vardır, bir yavru ister, ister de elde etmeden inkisâr içinde gider. Ana vardır, izah edemeyeceği yavrunun hesabiyle iki büklüm olur ve keşke daha önce ölüp de unutulup gitseydim der. Ana vardır, evlâdıyla âbideleşir ve başı semaya ulaşır. Ana vardır, evlâdıyla derbeder ve perîşan olur. Ana vardır, firavun otağında bir milletin gözdesi. Ana vardır, Nebî hücresinde şeytan bendesi. Ana vardır, sessiz, belirsiz ve meçhûldür; fakat güller, çemenler yetiştirir. Ana vardır destanlara sığmaz; o, zihinlerde, sînelerde, göklerdedir. Ana vardır, kâğıttadır, kalemdedir, romandadır...
Toprak, tohuma ana; kaynak çağlayana; Havva insanoğluna; Meryem bir Ruha; Âmine bütün bir hakikate, varlığın sırrına, sırların özüne...
İyisi de var, kötüsü de ananın. İyisine canlar feda; ya kötüsüne, talihsizine ne demeli.? Evlâdını güldürmemişe ve evlâdından yana gülmemişe, günyüzü görmemişe...
Ana-evlât iki vücud bir rûh. Evlât, ananın vücudundan bir parça, kucaklarda gönül yakan sevgili emekleyen yumurcak ve nihayet birbirini takip eden ayrılışlarla, ana için sîneyi yakan bir kor, kalbe saplanan bir mızrak...
Gelişme dönemi, tahsil hayatı, askerlik çağı, bunların her biri, ananın yüreğini ağzına getiren bir ızdırap dönemeci. Ana, her zikzakda bir sürü gözyaşı döker: Yavrusunun okuma ayrılığına, izdivaç ayrılığına ve askerliğine... Evet, o, daima ağlar, daima buhurdan gibi tüter. Teselli bulup durduğu olduğu gibi, sel sel olan gözlerinin yaşında boğulduğu da olur. O, mukaddeslerine, vatanına, namusuna kurban verdiği yavrusunu armağan sayar ve teselli olur. Ya bir hiç uğruna ölene? İşte burada ananın dili tutulur.
Evet o, küffara karşı şehit olan evlâdına koşmalar dizer, ninni söyler, onlarla avunur.
Burası Yemendir,
Gülü çemendir,
Giden gelmiyor
Acep nedendir,
Acep nedendir.
Gözlerde şehit silûeti, kulakta cennet ırmakları gibi onun sesi:
Küffar Kırımı aldı anam,
Düşman yurduma daldı anam,
Irzım pâymal oldu anam,
Ben oraya giderim...
Kırımda küffara iltihak eden de var. Plevneyi unutup Tunada tenezzühe çıkan da var. İşte ananın belini büken de bunlardır. Eski kurbanın düşmanı, yeni kurbanın dostu; ne desin ana bu girift bilmeceye..!
Vay benim talihsiz anam! Kalbi rahatsız anam, kaddi bükülmüş, gözleri dolmuş anam; dizine vurup saçını yolan anam! Kim etti bunları sana? Kim kıydı kalbinin semeresine, gözünün nuruna? Kıralım o elleri. Su serpelim ateşine...
Artık ağlama anam! Gözyaşlarında meydana gelen bulutlar, tâ arşa kadar yükseldi. Bak şimdi orada şimşekler, burada rüşeymler... Dağınık kâkülünü düzeltmek için sana koşuyorlar. Biz hepimiz senin feryadına koşuyoruz. Dudağımızda kurtuluş nağmesi, elimizde Yusufun gömleği, Çîn-i cebinine , yaşaran gözlerine sevinç müjdesi ile geliyoruz. Sessiz infiallerin dinsin diye, kanayan yaraların onulsun diye, bütün bir mücrimler topluluğu adına af dileyip eşiğine baş koyduk anam...!
===============================================
HİÇ
Yaşlı bir adam tarlasında çalışırken tebdil-i kıyafet halkın içinde gezen hükümdar ona yaklaşır. Selamlaşırlar, yaşlı adam yolcunun sıcaktan bunaldığını düşünerek ona ayran ikram eder. Daha sonra sohbet etmeye başlarlar. Hükümdar yaşlı adamın sözlerinden etkilenir ve ona kim olduğunu sorar. Yaşlı adam ona:
-Hiç. der, hükümdar merakla
-Ne demek bu senin muhakkak bir adın ve ünvanın vardır. der, yaşlı adam gene
-Hiç, der, hükümdar bu sefer kendisiyle alay edildiğini sanar ve
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun. ben bu ülkenin hükümdarıyım der. Adam bu durum karşısında durumu izah etmeye çalışır:
-Peki hünkarım şimdi siz bu ülkenin hükümdarısınız, bundan sonra ne olmayı planlıyorsunuz der. Hükümdar şaşkın bir tavırla,
-Hiç. der, yaşlı adam o zaman
-Hünkarım işte ben sizin hükümdarlıktan sonra ulaşacağınız o mertebedeki adamım der...
===============================================
Kahvenin hatırı
Eski bir hikayedir, vaktiyle İstanbul;da Yemiş İskelesi;nde kahvecilik yapan ve başından türlü maceralar geçtikten sonra âmâ düşen bir adamdan naklen Üsküdarlı halk şairi Vasıf, ondan da naklen Reşad Ekrem şöyle kaydediyor (İstanbul Ansiklopedisi V, 2808):
Bu adamın Bir gün kahvehanesine bir yeniçeri gelip,
Hey arkadaş!. Hep müşterilerine birer kahve yap, lakin şu kâfire yapma, demiş. Kâfir dediği de bir köşede oturup nargile içen bir Rum gemi kaptanı imiş. Âmâ, hiç şüphesiz ki o zaman gözü açık, birer kahve yapıp vermiş. En sonra da iki kahve yapıp,
; Kaptan, biz de seninle içelim!.. diye Rum müşterinin yanına oturmuş. Yeniçeri,
Heeyy!.. Ben sana o kafire kahve yapma diye tenbih etmedim mi? deyince kahveci de,
; Kaptana yaptığım kahve senden değil, ocaktandır ağa!.. cevabını vermiş.
Aradan zaman geçmiş. Sisam adasında büyük bir isyan baş göstermiş. Kahveci de yeniçeri ocağında kayıtlı asker olduğu için adaya sevk edilmiş. Askerin arasında şuyû bulduğuna göre Sisam;da asi olan Rumlar, ele geçirdikleri Türk esirleri bir meydanda müzayede ile satarlar, arttırıp alan da hemen boğazlayıp kesermiş. Müzayede ile esir satmaktan kasıtları da, isyan hareketini beslemek için bir nevi yardım toplamakmış. Gün gelmiş, Yemiş İskelesi;nin kahvecisi de Rumların eline esir düşmüş ve diğer esirlerle birlikte o meydanda satışa çıkarılmış. İstekliler kaç kişi ise karşılarına dizilmişler, bekleşirler imiş. O sırada tepeden tırnağa silahlı bir Rum gelmiş. Bunları gözden geçirdikten sonra bir iskemleye oturmuş. Müzayede de başlamış. İlk, bir paradan başlarlarmış. Bir canda beş paraya, on paraya kadar çıkarmış. Sıra kahveciye gelince iskemlede oturan o silahlı adam yekden,
Beş kuruş!.. diye bağırmış.
Arttıran olmayınca da esiri alıp bir muhafız nezareti altında şehirden çıkarmış. Zavallı kahveci,;Beni beş kuruşa aldığına göre kimbilir ne gibi işkencelerle öldürecek!?; diye düşünürken, ıssız bir yerde o silahlı Rum,
Korkma, demiş, sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım. Hani bir yeniçeri bana hakaret ettiği zaman sen onu dinlemeyip bana kahve ikram eden Yemiş İskelesi;ndeki kahveci değil misin?!...
Kucaklaşıp öpüşmüşler.
Bir fincan kahvenin hatırını sayanlardır ki asi de olsa, şakî de olsa merd adamdır.”
Doğru söze ne denir!..
===============================================
AFFET BABACIĞIM
Evliliğinden beri evinde kalan babası yüzünden eşiyle sürekli tartışıyordu. Eşi babasını istemiyor ve onun evde bir fazlalık olduğunu düşünüyordu. Tartışmalar bazen inanılmaz boyutlara ulaşıyordu. Yine böyle bir tartışma anında eşi bütün bağları kopardı ve 'Ya ben giderim, ya da baban bu evde kalmayacak' diyerek rest çekti.
Eşini kaybetmeyi göze alamazdı. Babası yüzünden çıkan tartışmalar dışında mutlu bir yuvası sevdiği ve kendini seven bir eşi ve birde çocukları vardı. Eşi için çok mücadele etmişti evliliği sırasında. Ailesini ikna etmek için çok uğraşmış ve çok sorunlarla karşılaşmıştı. Hala onu ölürcesine seviyordu. Çaresizlik içinde ne yapacağını düşündü ve kendince bir çözüm yolu buldu. Yıllar önce avcılık merakı yüzünden kendisi için yaptırdığı kulübe tipi dağ evine götürecekti babasını. Haftada bir uğrayacak ve ihtiyacı neyse karşılayacak, böylelikle eşiyle de bu tür sorunlar yaşamayacaktı. Babasına lazım olacak bütün malzemeleri hazırladıktan sonra yatalak babasını yatağından kaldırdı ve kucakladığı gibi arabaya attı. Oğlu Can 'Baba ben de seninle gelmek istiyorum' diye ısrar edince onu da arabaya aldı ve birlikte yola koyuldular.
Karakışın tam ortalarıydı ve korkunç bir soğuk vardı. Kar ve tipi yüzünden yolu zor seçiyorlardı. Minik can sürekli babasına 'Baba nereye gidiyoruz ?' diye soruyor ama cevap alamıyordu. Öte yandan nereye götürüldüğünü anlayan yaşlı adamsa gizli gizli gözyaşı döküyor oğlu ve torununa belli etmemeye çalışıyordu. Saatler süren zorlu yolculuktan sonra dağ evine ulaştılar. Epeydir buraya gelmemişti. Baraka tipindeki dağ evi artık çürümeye yüz tutmuş, tavan akıyordu. Barakanın bir köşesini temizledi hazırladı ve arabadan yüklendiği yatağı oraya itina ile serdi. Sonra diğer malzemeleri taşıdı. En son da babasını sırtlayarak yatağa yerleştirdi. Tipi adeta barakanın içinde hissediliyordu. Barakanın içinde fırtına vardı adeta. Çaresizlik içinde babasını izledi. Daha şimdiden üşümeye başlamıştı. Yarın yine gelir bir yorgan ve birkaç battaniye getiririm diye düşündü. Öyle üzgündü ki Dünya başına göçüyor gibiydi. O bu duygular içindeyken babası yüreğine bıçak saplanmış gibiydi. Yıllarca emek verdiği oğlu tarafından bir barakaya terk ediliyordu. Gururu incinmişti içi yanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu. Minik Can ise olanlara hiçbir anlam veremiyordu. Anlamsızca ama dedesinden ayrılacak olmanın vermiş olduğu üzüntüyle sadece seyrediyordu. Artık gitme zamanıydı. Babasının yatağına eğildi yanaklarını ve ellerini defalarca öptü. Beni affet der gibi sarıldı, kokladı. Artık ikisi de kendine hakim olamıyor ve hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Buna mecburum der gibi baktı babasının yüzüne ve Can'ın elini tutup hızla barakayı terk etti.
Arabaya bindiler. Can yol çıktıklarında ağlamaya başladı neden dedemi o soğuk yerde bıraktın diye. Verecek hiçbir cevap bulamıyordu, annen böyle istiyor diyemiyordu. Can 'Baba sen yaşlandığında bende seni buraya mı getireceğim' diye sorunca Dünyası başına yıkıldı. O sorunun yöneltilmesiyle birlikte deliler gibi geri çevirdi arabayı. Barakaya ulaştığında 'Beni affet baba' diyerek babasının boynuna sarıldı. Baba oğul sıkı sıkı sarılmış ve çocuklar gibi hıçkıra hıçkıra ağlıyorlardı. Oğlu 'Baba beni affet, sana bu muameleyi yaptığım için beni affet' diye hatasını belli ediyordu.. Babası oğlunun bu sözlerine en anlamlı cevabı veriyordu...
'Geri geleceğini biliyordum yavrum. Ben babamı dağ başına atmadım ki, sen beni atasın. Beni bu dağda bırakamayacağını biliyordum.
===============================================
Evlat ve Kuyruk Acısı
Zamanin birinde bir oduncu, ormanda odun keserken çalı arasında bir yılana rastlamış. Elindeki baltayı kaldırıp yılanın başını vurmak üzereyken bir an göz göze gelmiş. Yaradana olan aşkı -yılan bile olsa- yaratılana yansımış ve yılanı vurmaya kıyamamış.
Yılan da duygulanmış, dile gelmiş. Ey insanoğlu, sen bana kıyamadın, ben de sana bir iyilik edeceğim demiş.
Bir kör kuyuya dalmış ve kaybolmuş. Biraz sonra ağzında bir altın lira ile dönmüş ve oduncuya uzatmış.
"Bundan böyle ömür boyu sana her gün bir altın lira vereceğim."
Oduncu altını bozdurmuş ve evinde o gün senlik olmuş. Hiç kimseye olan biteni anlatmamış, ailesi dahil herkes sadece oduncunun çok çalıştığı için durumunun düzeldiğini zannetmiş. Yillar boyu her gün o kör kuyunun başına gitmiş, yılan ile buluşmuş ve altınını almış.
Gel zaman git zaman, oduncu ağır hastalanmış. Kuyunun başına gidemez olmuş. Bir kaç gün geçince bolluğa alışmış evinde darlık başlamış. Oduncu oğlunu yanına çağırmış ve yılanın sırrını anlatmış.
"Git kör kuyunun başına ve oğlum olduğunu söyle, yılan sana altın verecek" demis.
Oğlu inanmamış ama gitmiş, yılan önce saklanmış, sonra ortaya çıkmış. Onun oduncunun oğlu olduğuna iyice kanaat getirince de kuyuya inip bir altın getirmiş. Oğlan önce inanmadığı hikayenin gerçek olduğunu görünce hırsa kapılmış, kim bilir daha ne kadar altın var kuyudan içeride demiş....
Hırsla yılanı öldürmek için bir hamle yapmış, ıskalamış ama yılanın kuyruğunu koparmış. Yılan da can havliyle dönüp oğlanı sokmuş ve öldürmüş.
Akşam yaklaşıp da oğlu gelmeyince oduncu iyice endişelenmiş. Hasta yatağından sürünerek bile olsa kalkmış. Kuyunun başına gitmiş ki oğlu cansız yatıyor.
Yılan o arada görünmüş ki, kuyruğu yok ve kanlar içinde.. Oduncu durumu anlamış ve çok üzülmüş. Caninin parçası oğlu yerde cansız, yıllardır velinimeti olan yılan yaralı...
Hatalı olan oğlum olmalı demiş ve yılandan özür dilemiş. Tekrar dost olalım demiş...Yilan ise acı acı gülümsemiş. Çok isterdim ama...Sende bu evlat acısı.. bende de bu kuyruk acısı varken
biz artık dost olamayız
===============================================
Bir gün bir aslan, bir kurt ve bir tilki birlikte avlanmak üzere sözleşerek dağlarda dolaşmaya başladılar. Birbirlerine yardım edecek böylece bol bol av hayvanı yakalayacaklardı.
Gerçi bu iş aslanın ağrına gidiyor, onlarla avlanmaktan utanıyordu lakin sabrediyordu.
Üçü birden dolaşarak uzun süre avlandılar, derken bir yaban öküzü , bir dağ keçisi bir de semiz tavşan avladılar. Dolaşarak bir su başına geldiler, uzun süre dolaşmış yorulmuşlardı. Oturdular. Aslan :
- "Ey kurt bu avladığımız hayvanları adaletli bir şekilde paylaştır, adaleti yeniden ihya et." dedi.
Kurt kalktı kendinden son derece emin adımlarla yürüdü: Yaban öküzünü aldı aslanın önüne bıraktı :
"Efendimiz, dedi. Siz bizim efendimizsiniz ayrıca yaban öküzü de büyük ve iri siz de; onun için yaban öküzü sizin hakkınız.
Keçi orta boyda ve orta irilikte onun için o da bana düşer onu da ben alıyorum.
En küçüğümüz tilki olduğuna göre tavşan da onun hakkıdır." dedi.
Bu paylaştırma karşısında aslan kızarak kükredi.
- "Ey kurt ben iyice anlamadım bir daha söyle bakayım, ne dedin? Ey kendini bilmez eşek yaklaş bakalım." dedi ve bir pençe vurarak kurdu parçaladı. Tilkiye döndü.
- "Ey tilki bu avları sen adaletli bir şekilde paylaştır." dedi.
Tilki önce aslanın önünde secde etti; sonra :
- "Bu semiz öküz siz efendimizin kuşluk yemeği bunu kuşluk vakti yersiniz.
Keçi, siz büyük kralımızın öğle yemeği için güzel bir yahni olur, onu da öğle vakti yersiniz.
Tavşana gelince; o da size akşam yemeği olur onu akşam afiyetle yersiniz." dedi.
Aslan sevinerek haykırdı :
- "Ey tilki çok adil davrandın çok güzel bir şekilde pay etme işini hallettin. söyle bakalım böylesine güzel payetmeyi kimden öğrendin?" dedi.
Tilki fark ettirmeden her ihtimale karşı birkaç adım uzaklaştı sonra kurnaz kurnaz gülerek cevap verdi.
- "Kurdun başına gelenlerden" dedi.
Mevlana
===============================================
BAKKAL VE PAPAĞAN HİKAYESİ
Bu papağan dükkanın adeta bekçiliğini üstlenmişti ; gelenlere güzel nükteler söyleyip, şakalar yapardı.
Tıpkı bir insan gibi konuşmasının yanında ayrıca çok güzel de öterdi.
Bakkal bir gün evine gitmişti. Papağan da her zaman olduğu gibi dükkanı bekliyordu. O sırada bir fareyi kovalayan bir kedi dükkandan içeriye daldı. Korkudan ne yapacağını şaşıran zavallı papağan ordan praya kaçarken gül yağı şişesini devirdi , ortalığı birbirine kattı. Biraz sonra evinden dönen dükkan sahibi durumu görünce çok kızdı ve kızgınlıkla papağanın başına vurdu. Vurunca da olan oldu papağanın dili tutuldu, başındaki tüyler döküldü. Zavallı başı kel oldu. Günler geçti fakat papağan bir türlü konuşmadı.
Bakkal yaptığına bin pişman oldu. Ah vah ederek saçını sakalını yoldu."Elim kırılsaydı da zavallı kuşa vurmasaydım." diye kendi kendine söyleniyor, kuşu yeniden dile gelsin diye yoksullara sadakalar veriyordu. Aradan üç gün üç gece geçti, fakat kuş hiç konuşmadı. Bakkal bu kuş artık konuşmayacak diyerek üzüntüyle kara kara düşünüyordu. O sırada başı kabak gibi tamamen tüysüz biri geçiyordu. Bunu gören papağan hemen dile gelerek konuşmaya başladı : - "Ey kel neden öyle kel oldun, yoksa sen de mi gül yağı şişesini döktün?" diye seslendi. Bunu duyan herkes gülmeye başladı. Çünkü papağan gördüğü bu adamın da kendisi gibi gül yağı şişesini devirip kırdığını, bu yüzden sahibinin onunda başına vurarak saçlarının dökülmesine sebep olduğunu sanmıştı..
Her iki arı da aynı çiçeğe kondu, aynı yerden beslendi. Birinin yediği bal, diğerinin ki zehir oldu...
===============================================
Yüzü dost özü düşman
Tilki,avcıların namlusundan kaçarken bir oduncu çıktı karşısına.
''Aman ocağına düştüm!'diye yalvardı.''Kurban olayım bir yer göster de saklanayım.''
Oduncu:
!!Benim kulübeye gir hemen!' dedi.
Avcılar yetişti ya,tilkinin yerinde yeller esiyordu.Soluk soluğa kalmışlardı.
Selamun Aleykum!dediler
Oduncu:
Ve aleyküm selam!'diye karşıladı.
Hemşerim,bir tilki gördünmü buralarda?diye sordular.
Oduncu:
Yok,dedi,görmedim.
Dedi ama bir yandanda eliyle kulübeyi işaret ediyordu,içeride demeye getiriyordu.
Avcılar bir şey anlamadı hallerinden,çekip gittiler.
Tehlikenin savuştuğunu gören tilki,uzaklaşmaya başladı.
Oduncu arkasından bağırdı.
''Yahu bir teşekkür yokmu?
''Olurdu ama,yüzün dost özün düşman olmasaydı''dedi ve tilki gözden kayboldu.
===============================================
BUNDA DA BİR HAYIR VAR
Bir zamanlar Afrika'da bir ülkede hüküm süren bir kral vardı.Kral daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu,birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı.Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı,ister kendi başına gelsin ister başkasının,ister iyi olsun ister kötü,her olay karşısında hep ayni şeyi söylerdi
''Bunda da bir hayır var!''
Bir gün kralla arkadaşı ava çıktılar,kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor,krala veriyor,kral da ateş ediyordu.Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu.Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi
''Bunda da bir hayır var''.Kral acı içinde ve öfkeyle bağırdı''Bunda hayır filan yok! görmüyormusun parmağım koptu?''Ve kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra,kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede bir kaç adamıyla birlikte avlanıyordu.Yamyamlar onları yakaladılar ve köylerine götürdüler.Ellerini,ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar.Sonra da odunların arasına diktikleri direkler bağladılar.
Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardıki,kralın başparmağının olmadığını fark ettiler.
Bu kabilenin batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyorlardı,böyle bir insan yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı..Bu korkuyla kralı çözdüler ve salıverdiler.Diğer adamları pişirip yediler.Sarayına döndüğünde,kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral,onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu.Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.Haklıymışsın dedi,parmağımın kopmasında gerçekten bir hayır varmış,işte bu yüzden,seni bu kadar uzun zaman zindanda tuttuğum için senden özür diliyorum,yaptığım çok haksız kötü bir şeydi.
Hayır diye karşılık verdi arkadaşı''Bunda da bir hayır var'' Ne diyorsun Allah aşkına?diye hayretle bağırdı kral.En yakın arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir.
Düşünsene,ben zindanda olmasaydım,seninle avda olurdum,değilmi.
===============================================
ÖNCE SIHHATİNİ SONRA SERVETİNİ
Müşterek bir dostlarının ölümüne acıyorlardı.
Birisi:
Demek karısına,çocuklarına hiç bir şey bırakmamış ha,diye sordu.
Öbürü cevap verdi:
Nasıl bıraksın! Evvela servet yapayım derken sıhhatini mahvetti.Sonra sıhhatini kazanayım derken servetini kaybetti
===============================================
KADER'İN HİKAYESİ
Uzun zaman önce bir ülke varmış refah içinde yaşayan.Ülkenin refah içerisinde yaşamasının sebebi iyi yürekli,dürüst kralı imiş.Kral zaman zaman tedbili kıyafet giyip ülkeyi dolaşır,halkının dertlerini dinler,sorunlarına çözüm bulurmuş.
Gene böyle bir günde kral dolaşırken yolu dağ başında bir göl kenarına düşmüş.
Gölün kenarında ki ağacın dibine çökmüş ak sakallı bir dede,bir elinde bir kese,diğerindede bir kese.Birinden bir taş alıp diğerinden aldığı tasa bağlayıp göle atıyormuş.Bu ise epey bir süre devam etmiş ve nihayet bittiğinde,dede yoluna gitmek üzere ayağa kalkmış ve kralla göz göze gelmiş.Kral dedeye sormuş''dede bütün bir gün seni izledim,sen ne yaparsın anlıyamadım''demiş.
Dede kralın sorusunu şöyle cevaplamış''Oğlum ben insanların kaderlerini birbirine bağlarım''Peki en son kimin kaderini birbirine bağladın''Kralın güzel kızı ile zenci uşağı Ahmet'in kaderini bağladım''demiş aksakallı dede.Kral bu cevabı alınca dünyası kararmış.Bir yanda güzeller güzeli apak biricik kızı,ülkenin prensesi,diğer yanda olmamış oğlu kadar sevdiği zenci uşağı Ahmet.Ne yaparım,nasıl eder de Ahmet'e bir zarar vermeden bu kaderi bozarım diye düşünerek sarayın yolunu tutmuş.Saraya gidince hemen sevgili uşağı Ahmet'i huzuruna çağırmış ve ona''Oğlum Ahmet sana bir mektup vereceğim,bu mektubu alacak ve Güneş'e götüreceksin''demiş.Krala sorgu sual edilemez.Biçare Ahmet mektubu ve yolluğunu alarak düşmüş bilinmez yollara.
Düşmüşki ne demek babası kadar sevdiği Kralı ona bir görev vermiş ve o bu görevi yerine getirmeliş ama nasıl? Günlerce dere tepe demeden gitmiş.Nihayet
yorgunluktan bitkin halde iken gördüğü bir ulu ağacın göllgesinde dinlenmeğe karar vermiş ve uykuya dalmış.Uyandığında bir de ne görsün.Ağacın az ötesinde bir göl.O göl ki üzerine güneşin aksi vurmuş.''Kralımın dediği güneş bu olsa gerek''diyerek üzerinde sadece külotu kalıncaya kadar soyunarak atmış kendini göle.Dibe doğru yüzmüş,yüzmüş,yüzmüş..taa dipte güneşin aksinin tükendiği yerde bir de ne görsün..Şahane bir hazine sandığı çıkmış yüzeye.Çıkmış ama,Ahmet artık zenci değil bembeyaz bir Ahmet,Sadece külotunun olduğu bölge eski rengini taşıyor.Var bu işte bir hikmet demiş ve açmış sandığı.Sandık gerçek bir hazine sandığı,içinde bin türlü mücevherat ile birlikte üzerinde''Güneş'ten Krala''yazan bir zarf.Ahmet ne yapacağını bilemez hale gelmiş bir anda.Yeni rengi ve yaşadıkları ile ülkesine dönünce kimsenin kendisine inanmayacağını düşünerek ülkesine zengin bir tüccar kimliği ile dönme kararı almış.Dönünce ülkesine düşleri bir bir gerçekleşmiş Ahmet'in.Ülkesinnin bu yeni dürüst ve yakışıklı tüccarı ile güzeller güzeli kızını evlendirmeğe karar verince Kral,dünyalar Ahmet'in olmuş
Kral vermiş vermesine kızını zengin tüccara ama akılda bir yandan oğlu gibi sevdiği ve hiç bir haber alamadığı uşağı Ahmet de imiş.Gel zaman git zaman
damadı ile birlikte bir ziyafet yemeğinde iken yer düşen bir çatalı almak için eğilince Ahmet'in şalvarının kenarından kaba eti gözükmüş,bunu gören Kral gözlerine inanamamış.Yemek bitip de odasına çekilecek iken herked,koridorun sonuna ilerleyen damadının arkasından seslenivermiş Kral''Ahmet!..
Ahmet seneler sonra duyunca gerçek adını gayri ihtiyari kendisine seslenen Krala dönüvermiş ve''neler oluyor Ahmet,evladım anlat bana başından geçenleri''
diyen kralına bütün olanları bir bir anlatmış.Bunun üzerinr Kral''Peki Güneş bana bir şey göndermedimi?''diye sorunca da hemen odasına koşarak sandıktan çıkan mektubu almış Krala vermiş,mektupta şu satırlar yer alıyormuş
GÜNEŞ'E YAZI YAZILMAZ...YAZILAN YAZI İSE BOZULMAZ !
===============================================
YARALI KÖPEĞE NEDEN BAKTI
Bir köpek,ağır şekilde hastalanmış,her tarafı yara-bere içinde kalmıştı.Herkes,köpeğin kötü görüntüsünden iğrenerek onu kapısından kovmuş,tedaviye yanaşmamıştı.Köpek kapılardan kovula kovula Ahmed Rifai'nin kapısına kadar gelmişti.
Ahmet Rifai köpeği bu halde görünce,onu aldı.Issız bir arazide bir gölgelik yaptı ve onu orada tedaviye başladı.Yaralarını temizledi,merhem sürdü,karnını doyurdu.
40 gün bu şekilde tedavi gören köpek tamamen iyileşti.Ahmed Rifai,köpeğin iyileştiğini görünce onu güzelce yıkayıp insanların arasına bıraktı.
Yakınları kendisine:
Efendim bu köpeğe çok fazla ilgi gösterdiniz.Acaba bu davranışınızın sırrı nedir?diye sordular.
Kıyamet günü Rabbimin bana!!!Ey ahmed! Bu köpeğe neden acımadın?Onu uğrattığım dertten niçin kurtarmadın?Ayni hale seni düşürmem ihtimalini hiç düşünmedin?!!diye sormasından korktum.cevabını verdi.
===============================================
KRALIN YOLU
Bir kral halki için geniş bir yol yaptirmaya karar verdi. Yapımı tamamlanan yolu halka açmadan önce, bir yarişma düzenlemeye karar.verdi..
Isteyenin bu yarişmaya katilabilecegini ilan ettiren kral, yoldan.en.güzel. geçecek kisiyi belirleyecegini söyledi.. Yarisma günü, insanlar akin ettiler. Bazilari en güzel arabalarini,. bazilari en güzel elbiselerini getirmisti: Kadinlardan kimileri. saçlarini. en güzel biçimde yaptirmisti, kimi de yanlarinda en güzel yiyecekleri. getirmisti.
Gençlerden bazilari spor kiyafetler içinde yol boyunca kosmaya hazirlaniyordu. Nihayet, tüm gün insanlar yoldan geçtiler, fakat yolu kat edip tekrar kralin yanina döndüklerine hepsi ayni sikayette bulundu:
Yolun bir yerinde büyükçe bir tas ve moloz yigini vardi ve bu moloz yigini yolculugu zorlastiriyordu.
Günün sonunda yalniz bir yolcu da bitis çizgisine yorgun argin ulasti. Üstü basi toz toprak içindeydi, ama krala büyük bir saygiyla yönelerek elindeki altin kesesini uzatti:
"Yolculugum sirasinda, yolu tikayan tas ve moloz yiginini kaldirmak için durmustum. Bu altin kesesini onun altinda buldum. Bu altinlar size ait olmali."
Kral gülümseyerek cevap verdi:
"O altinlar sana ait delikanli."
"Hayir, benim degil. Benim hiçbir zaman o kadar çok param olmadi."
"Evet" dedi kral.
"Bu altinlari sen kazandin, zira yarismanin galibi sensin. Yoldan en güzel geçen kisi sensin. Çünkü, yoldan geçen en güzel kisi, ardindan gelenler için yoldaki engelleri kaldiran kisidir ! "
===============================================
ANA YÜREĞİ
Kuşlarla dahi konuştuğu söylenen Süleyman Peygamber,altın bir tahtta oturur ve halkının adaletini sağlardı.
Çocuğunu kaybetmişbir ana umudunu kaybettiği bir anda,yavrusunu başka bir kadının kucağında görmüş ve onu almak istemiştir.Hırsız kadın bebeği vermeyince olay büyümüş.Süleyman Peygamber'e kadar yansımıştı.Her ikisi de çocuk benim diyordu.Süleyman:
''Madem ki bu çocuğun anası olduğunu iddia ediyorsunuz,o halde çocuğu hemen ortadan ikiye böldüreceğim,yarısını birinize ,diğer yarısını da diğerinize vereceğim...''der ve arkasını dönerek:''Celladı çağırın bana!'' diye seslenir.
Hırsız kadın bu bölünmeye razı olduğu için ses çıkarmaz,asıl ana da acı
bir çığlık atarak:
''Tamam... Sakın kesmeyin,ben onun anası değilim,yavrucağa zarar vermeyin,yeter ki sağ kalsın!...der.
Bu sözler üzerine Süleyman Peygamber asıl annenin kim olduğunu anlar ve çocuğu ona verir.
===============================================
İBRAHİM EDHEM
O iyi adli, iyi şanlı padişah, bir gece tahtında otururken damda bir tıkırtı, hay huylar duydu. Sarayın damında sert sert adımlar atılıyordu.
- "Kim acaba bu densiz?.." derken içinden, başını dışarı uzatarak.
- Kim o ? Diye seslendi. Bu herhalde peri olmalı. Yoksa insandan kimin haddine düşmüş, bu saate sarayın tepesinde gürültü etmek!...
O zamana kadar hiç görmediği bir bölük halk damdan başlarını uzatarak dediler ki:
- Kayıbımız var, gece vakti onu arayıp duruyoruz.
Ibrahim Edhem:
- Ne arıyorsunuz? Dedi.
- Develerimizi, dediler.
- Damda deve arandığını kim görmüş, diyince Ibrahim Edhem;
- Peki... öyleyse sen taht üstünde oturup padisahlik ederken, Allahi arayıp bulmayı nasıl umuyorsun?.. dediler.
İste bu oldu!.. Bundan sonra Ibrahim Edhemi kimse görmedi. Peri gibi insanlarin gözünden kayboldu. Aslında halkın önündeydi ama, mânasi gizli idi. Zaten halk sakaldan, hırkadan başka neyi görür ki?.. Kendi gözünden de kayboldu, halkın gözünden de!.. İste ondan sonra Zümrüdüanka gibi alemde meşhur oldu. Hangi kusun cani Kafdağına geldiyse, bütün âlem onu söyler, ondan bahseder!...
Mesnevi:4.Cilt. Sayfa:68-69
______________________________________________
MİRASYEDİ
Mal, mülk, para, kumaş, hanlar, hamamlar, atlar, davarlar bir bir çıktı elinden mirasyedinin. Miras malının vefası olmaz derler zaten. Alın teri ile kazanılmadığından, kıymeti bilinmez, kolay elde edildiğinden; geldiği gibi kolayca gider. Allahta bu canı bedava verdiğinden, canın kıymeti bilinmez!..
Adam kala kaldı ortalıkta. Ne bir geçim yolu, ne karın doyuracak kuru ekmek!... Başını sokacak bir evinden başka hiç bir şeyi kalmadı!.. Eski dostlar mı?. Eskidi onlar!.. Eskiyen, dost edinilirse; malum akıbet kaçınılmaz olur!.. Sen sen ol; eskiyecekleri dost edinme!.. Ne terk et, ne terk edil!.. Seven ile sevilenin bir olduğudur dost!... Onda ırak düşme olur mu?
Zaten kendisi!..
Bir!..
Yalvardı Allaha, yalnızlığı kalbinin köşesinde hissedince:
- Ya Rabbim!. Beni kurtar, yardım et!.. Lûtfet, bir geçim ihsan eyle!.. Verdiğin malın, mülkün hepsi gitti. Kıymetini bilemedim.. Ne bana bir hayırı oldu, nede yoksullara yardımda bulunamadım!.. Affet Allahım, acı bana!... Bir ışık göster!.. Diye yalvardı günler, geceler boyu.
Mirasyedinin azgınlığı gitti, gözlerinden yaşlar boşaldı.
Gözyaşları, din mahsulüne su verdi!..
İhlas sahipleri; ağlar, sızlar, dua ederler. Onların istekleri Arş-ı Âlaya kadar yükselir. Bunun üzerine melekler:
- Ya Rabbi!.. Sen ki her duayı kabul edensin. Sığınılansın. Mümin kulun yalvarmada, onun senden başka kimsesi yok!.. Yabancılara bile ihsanda bulunursun. Her istekli, dileğini senden ister!..
Allah:
- Bu onu horlamak için değildir. Geç ihsanda bulunmam, onun faydasınadır. İhtiyacı onu gafletten ayılttı, bana çevirdi.. Dileğini hemen verirsem; yine döner, o oyuncağa kapılır, gaflete dalar gider..
Gerçi:
- "Ey sığınılan, en düşkünlere yardım eden!.. Allahım!.."
Diye gönlü kırık, perişan bir halde ağlayıp, sızlanmada, ama, bırakın ağlasın, sızlasın!.. Bana onun sesi hoş gelmekte.. "Ya Rabbim!.." demesi, sırlarını söylemesi hoşuma gidiyor. Yalvarması, başından geçenleri anlatarak beni kandırmaya çalışması hoş geliyor!.. Dudu kuşları ile bülbüller, sesleri
nedeniyle kafeslere konur. Siz hiç kuzgunla, baykuşun kafese konulduğunu gördünüz mü?. Güzel seven bir fırıncının yanına iki kişi gelse, biri ihtiyar, diğeri genç ve güzel bir delikanlı!.. Ekmeği kime önce verir fırıncı?.. İhtiyara!.. Neden?..
Onu savıp, diğeriyle daha fazla kalabilmek için.. Geciktirmek için bir çok hileler, nazlar yapar!..
- Evden taze ekmek gelecek!..
- Biraz daha bekle de sana helva da vereceğim, der...
Türlü oyunlarla onu geciktirmenin yollarını arar!... Anladınız mı?... İşte müminlerin; bir murada hemencecik erişememeleri, iyice bil ki bu yüzdendir!..
Yalvarıp yakarmaları, gözyaşları işe yaradı, tesirini gösterdi sonunda. Israrla çalınan kapı açılır mutlaka.. Rahmetler saçan bu kapıyı kim dövdü de açılmadı ki?..
Rüyasında müjdeci ona:
- "Allah dualarını kabul etti... Mısıra, şeker kamışlığına kadar git, filan mahallede, falan yerde bir define var. Çok değerlidir oradaki gömü. Kaz çıkar.. Senin nasibindir o!.." dedi.
Sevinçle uyandı, ne bulabildi ise kalanlardan, yanına aldı, Bağdattan ayrılarak Mısır;a doğru yola koyuldu. Kalbinde zengin olmanın hayalleri, zorluklara perde oluyor, ne yorgunluk, ne meşakkat... gözü bir şey görmüyor, ha bire yürüyor, yürüyor...
Vasıl oldu sonunda istediği yere. Lakin takati kesilmiş, yanına aldıkları da tükendiğinden, açlıktan kıvranırken, çaresizlik içinde, kendi kendine:
- " Dilenmekten başka çıkar yol kalmadı.. Geceleyin çıkarım, yüzümü göstermem, yarım dirhem olsun bir şeycikler verirler herhalde.. Karnımı doyururum onunla!.." dedi.
Bu düşünceyle çıktı, uzun uzun dolaştı mahalleler arasında. Bazen utanıyor isteyemiyor, açlık galip gelince de:" Haydi iste!.." diyor... Gece yarısını geçinceye kadar böyle bîkarar dolaştı durdu. Ansızın bekçi yakaladı adamı, sokağın başında.. Civarın sakinleri çok çekmişti hırsızlardan, onun için bekçi tutmuşlardı..
Padişah da:
- Geceleyin kimi sokaklarda dolaşırken görürseniz yakalayıp elini kesin hemen, velev ki benim akrabam dahi olsa!.. Onlara merhamet yok, yalanlarına zinhar kanmayasınız!.. diye ferman çıkarmıştı.
Hırsız yakaladığını sanan bekçi önce, hiç bir şey sormadan evire çevire bir güzel dövdü, taa ki yoruluncaya kadar!..
- Dur, ne olur yapma!.. Söyleyeceğim!.. diye yalvarıp yakardı bizim mirasyedi.
Bekçi:
-Peki, söyle bakalım; gecenin bu vaktinde ne arıyorsun buralarda?.. Sen buralı değilsin, belli .. doğruyu söyle.. arkadaşların var mı?.. Yerlerini söyle ki kurtulasın, yoksa, bundan öncekilerin de öcünü senden alırız, diye tehditler savurmayı da ihmal etmedi. Adam ağız dolusu yeminler etti,
- Ben ne ev yakan birisiyim, ne de yankesici!.. Hırsız veya zalim hiç değilim. Ben Bağdatlıyım, dedi... Başından geçenleri, rüyasını, bir bir anlattı.
Yemininden doğruluk kokusu geliyordu. Bekçinin gönlü rahatladı, adamın doğru söylediğini anladı.
- Evet senin hırsız olmadığına inandım. Kötü de değilsin ama aptalsın, ahmaksın!. Bir rüyaya inanmış, bir hayale kapılmış, bu kadar yol aşıp buralara kadar gelmişsin!.. Aklın yok galiba!.. Ben yıllardır, devamlı; Bağdatta, filan mahallede, falan sokaktaki filanca adamın evinin bahçesinde ki elma ağacının,
kıble tarafında define gömülüdür, git onu çıkar, dediler de, rüyaya inanıp, bir serabın peşinden koşmadım!.. Ahmak adamın rüyası da ahmakça olur.
Bil ki; aklı da, ruhu da zayıf olduğu için kadının rüyası, erkeğin rüyasından daha aşağıdır, daha değersizdir.
Adam aptallaşmıştı, kendinden geçmiş gibiydi.
- "Şimdi de bir başka rüya da mıyım?.. Bekçi tam da Bağdattaki evimizi tarif ediyor!.. Allah Allah!.. Ululuğuna hudut yoktur Allahım!.. Hazine evimdeymiş de haberim yokmuş. Definenin başında yoksulluktan ölüyormuşum!.." diye geçirdi içinden. Ne derdi kaldı, ne yoksulluğu.. Ne açlığı kaldı ne susuzluğu..
- "Nasibime ermek için bu sıkıntıya uğramam lazımmış, halbuki ölümsüzlük suyu benim bahçemde imiş... Kendimi müflis sanıyordum, o körlüğe rağmen bu nimete nail oldum .. Bana ister ahmak de, ister aşağılık bir adam.. O define benim oldu ya, sen ona bak!.. Muradıma erdim şüphesiz, dertli de desen fark etmez. Sence dertli olabilirim ama, kendimce hoşum!.. Eğer bu iş aksine olsaydı, sana gül bahçesi, bana hor hakir.. Ne yapardım o zaman!..."
Bunları düşünürken; bekçinin yüzüne baktı, ışıldayan gözlerle ve gülümseyen yüzüyle...
- Kal sağlıcakla, Allahaısmarladık bekçi baba, sağol!.. dedi, yüzü Bağdata dönük, yorgun adımlarına taşıtmaya çalıştığı bedeniyle süzüldü karanlıkta kayboldu....
Mesnevi:6.Cilt-Sayfa:334-........-344
______________________________________________
HIRSIZLIK VE ALLAH SOPASI
Hz.Mevlana, çok ibret dersi veren bir hırsızın başına gelenleri şöyle anlatır.
Vaktiyle hırsızın biri, bir bahçeye girer. Bahçede en güzel bir meyve ağacının başına çıkar, meyvelerin iyi ve olmuşlarına uzanamaz. Dalları silkerek meyveleri yere dökmeye başlar. Dalların hışırtısından bahçe sahibi durumu görür, koşarak ağacın yanına gelir. Adama bağırır:
- Hey nadan herif, ne yapıyorsun ? Kimsin ?. Bütün meyvelerim yere serildi. Allah'dan korkmazmısın? bahçemin meyvelerini mahvediyorsun, der.
Ağaçtaki hırsız hiç oralı olmaksızın; sanki kendi malıymış gibi konuşur:
- Ne bağırıyorsun be adam. Tanrı'nın bağından, Tanrı'nın kulu bir meyve yerse bu suç mudur ? Nedir yani, ne demek istiyorsun ? der. Bahçe sahibi:
- İn bakalım aşağıya in de görüşelim der.
Hırsız adam iner, bahçe sahibi, hırsızın elini kolunu güzelce bağlar. Hizmetçisini çağırır.
- Al şu sopayı. Vur şu herife der.
Hizmetçi sopayı vurdukça, hırsız feryad eder !
- Aman efendim ne olur ? Yapmayın, etmeyin. Allah'tan korkun... diyerek bağırıp çağırır. Bahçe sahibi:
- Ne bağırıp çağırıyorsun be adam ! Sopa Allah'ın, vuran Allah'ın bir kulu, Allah'ın bir buyruğunu yerine getiriyor, bunun ne günahı var?.. der.
_____________________________________________
Hz. SÜLEYMAN (AS) İLE KARINCA
Bir gün Süleyman Peygamber (a.s) bir karıncaya bir yıllık yiyeceğinin miktarını sorar. Karınca da, "Bir buğday tanesi yerim" diye cevap verir.
Cevabin doğru olup olmadığını kontrol etmek isteyen Süleyman Peygamber (a.s) karıncayı bir şişeye koyar. Yanına da bir buğday tanesi koyarak hava alacak şekilde şişeyi kapatır. Ondan sonra da bir yıl bekler.
Müddeti dolunca şişeyi açtığında bir de bakar ki karınca buğday tanesinin yarısını yemiş, yarısını da bırakmıştır. Kendi kendine meraklanır.
Acaba neden yemedi?
Bunun üzerine Hz. Süleyman (a.s) karıncaya buğday tanesini tamamen neden yemediğini sorar.
Karinca da, "Daha önce benim yiyeceğimi yüce Allah(c.c) verirdi. Ben de O' na güvenerek bir buğday tanesini tamam olarak yerdim. Çünkü O beni asla unutmaz ve ihmal etmezdi. Fakat bu işi sen üzerine alınca doğrusu nihayet bu aciz bir insandır diye sana pek güvenemedim. Belki beni unutup yiyeceğimi ihmal edebilirsin. O yüzden de bir yıllık yiyeceğimin yarısını yiyerek,diğer yarısını da ertesi yıla bıraktım" diye cevap verdi.
Yüce Allah (c.c) cümlemizi kul kapısına baktırmasın...
Günümüzde hepimiz iktisat etmeye (ç)alışalım.
MUCİZE
Esma,küçük kardeşi Hasan hakkında anne ve babasının konuşmalarını duyduğu zaman yalnızca sekiz yaşındaydı.Kardeşi çok hastaydı ve onu kurtarabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapmışlardı.
Hasan yalnızca çok pahalıya mal olacak bir ameliyatla kurtulma şansı vardı;fakat bunun için yeterli paraları yoktu.
Babasının umutsuz bir biçimde annesine şöyle fısıldadığını duymuştu Esma:
''Yalnızca bir mucize onu kurtarabilir''
Bu sözleri duyar duymaz,usulca kendi odasına yürüdü Esma,kedi biçimindeki kumbarasını gizlediği yerden çıkarıp içindeki paraları yavaşça yere dökerek saymağa başladı.Yanılgıya düşmemek için tam dokuz kez saydı kumbaradan çıkardığı bozuk paraları.Sonra hepsini cebine koyarak aceleyle evden çıkıp,köşedeki eczaneye gitti.
Eczacının dikkatini çekebilmek için büyük bir sabırla bekledi.Eczacı çok meşguldü ve bir adama ilaçlarını nasıl kullanacağını anlatıyordu.Bu kadar meşguliyetin arasında sekiz yaşındaki bir çocukla ilgilenmeye hiç niyeti yoktu,ama Esma'nın beklediğini görünce,Evet,ne istiyorsun söyle bakalım!
Birazcık acele et,gördüğün gibi beyefendiyle ilgileniyorum,diyerek şık giyimli adamı gösterdi.
Esma ''Kardeşim....''dedi,sessizce yutkunduktan sonra devam etti:
''Evet kardeşim çok hasta,bir mucize almak istiyorum.
==============================================
Sabır
Saliha bir kadının,münafık ve cahil bir kocası vardı. Bu kadın " Bismillahirrahmanirrahim " diye besmele çekmeden, hiçbir işine başlamazdı. Kocası, onun bu haline kızar, kadıncağıza yapmadığı eziyeti bırakmazdı. O saliha kadın ise, kocasının eza ve cefalarına sabreder ve onun doğru yola gelmesi için Allah'a dua ederdi.
Bir gün, kadının kocası iyice öfkelenmişti.. Karısına yapacağı eziyet ve kötülük için bir bahane arıyor ve kendi kendine :
" Şuna bir oyun çevireyim de görsün ; bakalım onu rezil olmaktan kim kurtaracak ? " diye söylenip duruyordu.Başkalarına açıkça söyleyemediği inkarcılığı, artık bütün çirkinliğiyle, içinde dolup taşmıştı.
Hanımını çağırdı,ona bir kese altın vererek :
- Bunu iyi sakla !!!
diye tenbih etti. Kadında kocasının emri üzerine hemen gitti, besmeleyi çekerek keseyi iyice sakladı. Bu arada kocası da onu gizlice takip ediyordu. Sonra karısının haberi olmadan keseyi, karısının sakladığı yerden aldı. İçindeki altınları boşaltarak, keseyi derin bir kuyuya attı. Aradan çok geçmeden karısını çağırdı ve :
- Sana verdiğim bir kese altını hemen getir.
dedi. Kadın koştu ; keseyi sakladığı yere, " Bismillahirrahmanirrahim " diyerek elini uzattı. Tam o anda, Allahu Tealanın emriyle, kese kadının sakladığı yerde içindeki altınlarla beraber aynen duruyordu. Islanan keseden suları damlıyordu. Kadın kesenin neden ıslak olduğunu anlayamadı ve keseyi kocasına getirdi. Adam içi altınla dolu keseyi görünce çok şaşırdı ve karısının söylediklerinin ne kadar doğru olduğunu anladı. Sonra karısına ;
- Sana çok zulmettim, çok canını yaktım, beni affet.
diye yalvarmaya başladı.Allah'a tövbe ve istiğfar etti. İbadetlerine bağlı bir insan oldu. O günden sonra dua ve yakarışlarında hep şöyle derdi ;
- Ya Rabbi ! Bana dünyam ve ahiretim için hayırlı, Saliha bir kadını eş olarak verdiğin için,sana hakkıyla şükretmekten acizdim, beni affet Alah'ım...
O saliha kadın ise ;
- Ya Rabbi ! Sana şükürler olsun ki, duamı kabul edip kocamı salihlerden eyledin, diye dua ediyordu.
Bu hikayeden alınacak ibretler ve çıkarılacak hikmetler çoktur.
Büyükler demişler ki ; " Sabrın kendisi acıdır, lakin meyvesi tatlıdır."
===============================================
Sigaranın Faydaları
Sigaranında faydası mı olurmuş, demeyin. İşte o kadar kötülenen her fırsatta iftiralara mağruz kalan sigaranın faydaları :
Sigara içeni köpek ısırmaz; çünkü yanında baston taşır.
Evine hırsız girmez; çünkü sabahlara kadar öksürür.
Üzerine sinek konmaz; çünkü buram buram nikotin kokar.
Fazla yorulmaz; çünkü yorulunca tıkanacağını bilir.
Yürümek için zorlanmaz; çünkü tekerlekli iskemlede gezdirilir.
İhtiyarlamaz; çünkü genç yaşlarda sevdiklerine kavuşur.
Yüzlerine renk gelir; çünkü dişleri ve bıyıkları sapsarı olur.
Vücutları bir kuş gibi hafifler; çünkü ileri dönemdeki dolaşım bozukluğundan ötürü önce parmakları, sonra da el ve ayakları kesilir.
İşte sigaranın faydaları, tiryakilere afiyet olsun...
_______________________________________________
Hayvanları Sevmiyorum
Kimse kusura bakmasın ama;
1- Tünellerde park lambası ya da farlar yerine dörtlülerini yakan ÖKÜZLERİ...
2- Lastiği patladığında bunu sol şeritte değiştiren DEVELERİ,
3- Bir yaya geçsin diye yavaşladığınız veya durduğunuzda sağınızdan/solunuzdan bir de size ters ters bakarak geçen ÇAKALLARI,
4- Far ayarının ne demek olduğunu bilmeyip ya da ona verilecek 2-3 milyonu servet sanıp arkanızda gözünüzü kamaştıran DAVARLARI,
5- Karda önden çekişli arabasının arka tekerlerine zincir takıp sonra "abi bi el atsana" diye yardım isteyen EŞEKLERİ,
6- Dakikalarca aynalarına bakmadan otobanın sol şeridinde sizin süratinizden en az 50-60 km yavaş giderek salınan KOYUNLARI,
7- Yeni yıkadığınız arabanızı batırmakla mükellef cam yıkama fıskıyesini ayarlamaktan aciz BEYGİRLERİ,
8- Arabasında biriktirip çöpe atması gerekenleri yola atan DOMUZLARI;
9- Trafik 2 dakika durdu mu kornaya giren AYILARI,
10- Her yere tüküren LAMALARI,
11- Kapısına geldiği adamın ziline basmaktansa, kornasına basmayı tercih eden SI?IRLARI, SEVMİYORUUUUUUUUUUUM....
_______________________________________________
Taşı Gediğine Oturtma Örnekleri
1. Churchill, avam kamarasında konuşurken, muhalif partiden
bir kadın milletvekili, Churchill' e kızgın kızgın şöyle seslenir:
- "Eğer, karınız olsaydım, kahvenizin içine zehir karıştırırdım."
Churchill, oldukça sakin kadına döner ve lafı yapıştırır:
- "Hanımefendi, eğer karım siz olsaydınız, o kahveyi seve seve
içerdim."
2. Sokrates ve eşi bir türlü iyi geçinemezlermiş. Bir gün eşi
Sokrates'e verip veriştirmiş, ağzına geleni söylemiş. Bakmış kocası hiç bir
tepki göstermiyor; bir kova suyu alıp başından aşağı boşaltmış.
Sokrat, gayet sakin:
- "Bu kadar gök gürültüsünden sonra bir sağanak zaten bekliyordum"
demiş.
3. Bernard Shaw ile Churchill hiç geçinemez ve sık sık birbirlerini
iğnelermiş. Bernard Shaw, bir oyununun ilk gecesine, Churchill' i davet
etmiş ve davetiyeye de bir pusula iliştirmiş:
- "Size iki kişilik davetiye gönderiyorum. Bir dostunuzu alıp
gelebilirsiniz. Tabii dostunuz varsa." Churchill, hemen cevap
göndermiş:
- "Maalesef o gece başka bir yere söz verdiğim için oyununuzu
seyretmeye gelemeyeceğim. İkinci gece gelebilirim, tabii oyununuz ikinci gece de oynarsa."
4. Bir gün Eflatun, talebelerinden birini kumar oynarken yakalamış ve
şiddetle azarlamış.
Talebesi:
- "İyi ama ben çok az bir paraya oynuyordum" diye itiraz edecek olunca
Eflatun cevap vermiş:
- "Ben seni kaybettiğin para icin değil, kaybettiğin zaman için
azarlıyorum."
5. Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü
filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka
hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri kenara
çekilmedikçe geçmek mümkün değildir.
Mağrur zengin, hor gördüğü filozofa:
- "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der. Diyojen, kenara
çekilerek gayet sakin şu karşılığı verir:
- "Ben çekilirim."
6. Meşhur bir filozofa:
- "Servet ayaklarınızın altında olduğu halde neden bu kadar
fakirsiniz?" diye sorulduğunda:
- "Ona ulaşmak için eğilmek lazım da ondan" demiş.
7. Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile' ye hasımlarından biri:
- "Efendim" demiş, "Kulaklarınız, bir insan için biraz büyük değil mi?"
Galile:
- "Doğru" demiş, "Benim kulaklarım bir insan için biraz büyük ama,
seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mı?"
8. Bir toplantıda, bir genç Mehmet Akif' i küçük düşürmek ister:
- "Afedersiniz, siz veteriner misiniz?" Mehmet Akif hiç istifini bozmadan
şöyle yanıtlamış:
- "Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?"
9. Yavuz Sultan Selim, birçok Osmanlı padişahı gibi sefere çıkacağı
yerleri gizli tutarmış. Bir sefer hazırlığında, vezirlerinden biri
ısrarla seferin yapılacağı ülkeyi sorunca, Yavuz ona:
- "Sen sır saklamayı bilir misin?" diye sormuş. Vezir:
- "Evet hünkarım, bilirim" dediğinde, Yavuz cevabı yapıştırmış:
- "İyi, ben de bilirim."
10. Bir filozofa sormuşlar:
- "Şansa inanır mısınız?" Filozof:
- "Evet, yoksa sevmediğim insanların başarılarını neyle
açıklayabilirdim."
_______________________________________________
Dost Dediğin Böyle Olmalı!!
Bir Dost!...
Saate bakmaksızın kapısını çalabileceği
bir dostu olmalı insanın...
'Nereden çıktın bu vakitte' dememeli,
bir gece yarısı telaşla yataktan fırladığında;
gözünün dilini bilmeli; dinlemeli sormadan,
söylemeden anlamalı...
Arka bahçede varlığını sezdirmeden,
mütemadiyen dikilen vefalı bir ağaç gibi
köklenmeli hayatında;
sen, her daim onun orada durduğunu hissetmelisin.
İhtiyaç duyduğunda gidip
müşfik gövdesine yaslanabilmeli,
kovuklarına saklanabilmelisin.
Kucaklamalı seni güvenli kolları,
dalları bitkin başına omuz,
yaprakları kanayan ruhuna merhem olmalı...
En mahrem sırlarını verebilmeli,
en derin yaralarını açıp gösterebilmelisin;
gölgesinde serinlemelisin sorgusuz sualsiz...
Onca dalkavuk arasında bir tek o,
sözünü eğip bükmeden söylemeli,
yanlış anlaşılmayacağını bilmeli.
Alıkşlandığında değil sadece,
asıl yuhalandığında yanında durup koluna girebilmeli.
Övmeli alem içinde, başbaşayken sövmeli
ve sen öyle güvenmelisin ki ona,
övdüğünde de sövdüğünde de bunun iyilikten olduğunu bilmelisin.
Teklifsiz kefili olmalı hatalarının; günahlarının yegane şahidi...
Seni senden iyi bilen, sana senden çok güvenen bir sırdaş..
Gözbebekleri bulutlandığında,
yaklaşan fırtınayı sezebilmelisin.
Ve sen ağladığında onun gözlerinden gelmeli yaş...
Yıllarca aynı ip üstünde çalışmış,
cesaretle ihanet arasında gidip gelen
bir salıncağın sınavında birbiriyle kaynaşmış
iki trapezci gibi güvenle kenetlenmeli elleri...
'Parkurun bütün zorluklarına rağmen dostluğumuzu koruyabildik, acıları birlikte göğüsleyebildik ya;
yenildik sayılmayız' diyebilmeli...
Issızlığın, yalnızlığın en koyulaştığı anda,
küçücük bir kağıda yazdığımız
kısa ama ümitvar bir yazıyı
yüreğe benzer bir taşa bağlayıp
birbirimizin camından içeri atabilmeliyiz:
'Bunu da aşacağız!
İmza: Bir dost!:)...
Başlık Buraya Gelecek
Bu bölüme, kendi belirlediginiz konuyla ilgili bir yazı girin.
|